Konuştuğumuz cümlelerin, kurduğumuz kelime gruplarının an itibariyle hayatınızı değiştirecek, sihirli hareketler olduğunu biliyor muydunuz?

Özellikler, Anne-babaların, çocuklarına, eşlerin birbirine, sosyal çevremizde arkadaşlarımızla olan ifadelerimizde, doğru sandığımız yanlış ifadeler. Nasıl mı? Bir ev reisinin; “Bana su getirin!” demesi ile “Hayatım bana su getirebilir misin?” diyerek isteme üslubunu konun başında ilk örnek.

Aslında her şey ilk olarak bir toz bulutu demek isterim. Nerede mi? Düşüncede ! Ne zaman düşünce akıl ile şekillenmeye başlıyor ve ağızdan çıkacak sözcük gruplarına kadar geliyor, işin şekli değişmeye başlıyor.

Kelimeler gruplar halinde, olumlu ve olumsuz olarak ağzımızdan dökülüveriyor. Bunun için güzel bir kendimizi akılcı bir şekilde ikna etmek için deyimimiz bile var arkasından; “Dilin kemiği yok ki!” Son zamanlarda, pek çok durumu oldurmak için evrene mesaj gönderin olumlamaları esprileri gırla gitmekte. Her ne kadar “evren mesajı” mistik, komedyenlerin komedi malzemesi olsa bile, bilimsel olarak işleyiş yapısı var muhakkak.

Zihin genel olarak, bilinç ve bilinçaltı olarak ifade ediliyor. Kendilerine göre bu iki arkadaşın bir çalışma disiplini var. Son zamanlarda bunu anlayıp kavrayanlar kolayca yol ve yön değiştirebiliyor. Bu çalışma şeklini ise bir araba örneği ile açıklamak istiyorum. Bir araba düşünün. Arabanın hareket etmesi için vitesi atmaya ihtiyaç var. Vitesi boşta dahi olsa bir hareket etme durumu hala mevcut. Vites önemli çünkü arabanın bir nevi kontrol paneli. O yüzden bunu bilinç olarak tanımlıyoruz. Arabanın koca kütlesi ise; bilinçaltımız. Kısacası, Bilinçaltı zihnimizin yaklaşık yüzde 95 ini oluşturuyor. Bu haliyle de “Bilinçaltı” düşünmüyor. Satır aralarını okumuyor. İfade edilenlerin başka bir anlamı var mı, diye bakmıyor. Direkt duyduğunu algılıyor.

Analitik ve pratik olan kısmı bilincin işleyiş şekli. Buna da akıl diyoruz. Aklı olan kişi ise, sorgulayan ve sorgulayarak bir yol izleyip düşüncelerine yol bulan, değerlendirme yapan zihindir. Buradaki belki de en önemli durum bilincin kısa süreli bir hafıza yapısı olduğudur. Bir bilginin kalıcı yani uzun süreli olabilmesi için bilinçaltına inmesi istenir. Bu yüzden siz bir olay ile ilgili yüzlerce bilinçli sebebi kendinize sayabilir fakat gerçekleştiremeye bilirisiniz. Sebebi ise kısaca; “Bilinçaltı”dır. Bilinçaltı, doğal kaydedicidir. Hiçbir sorgulama yapmadan kabul eder ve an da fark etmeden tohum eker. Aynı boş bilgisayara kaydetmiş olduğumuz işletim sistemi gibi.

Bilgisayarınızda yüklü olan programı çalıştırabilirsiniz. Farklı bir uygulama yapmak isteseniz de var olan kayıtlı programla ancak mevcuttakinin çıktısını alabilirisiniz. Yani ne kadar ister ve niyet ederseniz edin, programdan sahip olduğunuz kadarını alabilirsiniz. Değiştirmek için eskisini kaldırıp yeni versiyonunu yüklemeniz gerekecektir. Aynı bir kontratı yenilemek gibi. Siz yeni kiracınızla eski kontrattan devam edemezsiniz. Bilinçaltı da böyledir. Yeni yapmak istediğiniz ve niyet ettiğiniz bir durum için eski bilgi ile devam edemezsiniz. Yenilemeniz gerekir. Nasıl bir insan olduğunuz, neleri yapıp yapamadığınızı belirleyen ve anne karnından başlayarak, çocukluğunuzun erken yaşlarında kayıt edilen ve farkında olmadan edindiğimiz veya sahiplendiğimiz “çekirdek inançlar”ımızdır. Başkalarının bize iltifatları ve hatta role model olarak gördüğümüz kişilerin atıfları veya taltifleri bilinçaltımıza kayıt olur. İşte tam da bu andan itibaren, bu şekilde bilinçaltımıza işlemeye başlar. Bu mantık silsilesi hakkında bir sürü fikirler öne süren bilinci de bu şekilde altüst ederek yanına katar. Bir bakarsınız ki, sözcükler ağzınızdan kontrolsüz şekilde dökülmeye başlamış. Bilinçaltı yaşananları, “bu gerçek, diğeri değildir” şeklinde gruplamaz. Yani gördüğü ve algıladığı durumu gerçek sanır. Bu şekilde algılıyor olmasına bilimsel olarak technocolorvision durumu deniyor. Aynı bir filmi seyrederken birden korkmak veya ağlamaya başlamak gibi. Ayrıca şaka ve kinayeyi de algılayamıyor. Bu kişi de değersizlik, takdir edilme, güven, kontrol etmek ve edilme gibi güdülerini dürtülerken, kelimeleri de günlük hayatta farkında olmadan bu şekilde seçmesine sebep oluyor.

Buna en güzel örneklerden biri de toplumumuzda yaygın olan, annelerin çocuklarına nazar değmesin diye “çirkin”im şeklinde sevmesi. Bilinçaltı bu durumu “ebeveynlerim beni güzel buluyorlar da, nazar değmesin diye çirkin diyorlar” demiyor. Bilinçaltı direkt “çirkin” denildiğini anlıyor. Ya da erken dönemde çocuğa ifade edilen “ bu böyle haylaz, yaramaz”, “aynı falancaya (babaannesi, halası… gibi) benzedi” etiketleri geçici bir davranışın farkında olmadan kalıcı alışkanlıklar yerleşmesine sebep olabiliyor.

Bilinçaltının diğer bir özelliği ise olumsuzluk eklerini görmemesidir. “Düşün-ME”, “YapMA”, “AtlaMA” gibi cümlelerde ilk kök cümle algılanmakta. Olumlu cümleler kullanarak konuşuyor olmak bu yüzden önemli.

Tüm bunları örneklerken doğal olarak kullandığımız günlük sözcüklerle, onları nasıl kullandığımız ve tonladığımız, yani kendimizi nasıl kodladığımız püf noktalarından biri. “Ne söylüyorsan O’sun”, “Ağzından çıkanın farkında mısın?”, “Söylediğim başıma geldi!” ifadeleri günlük hayatta kullandığımız cümle ve kelime gruplarına da bu duruma birer örnek. Bu tip sözcük kullanımlarının; bizim üzerimizde ki etkisini ve sihirli gücünü bence yeterince de göstermekte.

Tamamen iyi niyetle bile kullanılan cümleler bilinçaltına olumsuz kayıt olarak erken dönemde girip, ilerideki yaşantımızda biz yetişkinler olarak zihnimizde yer alıyor. Bunu fark edip değiştirmediğimiz sürece de bizler yön vermeye devam ediyor. Çocuklarımıza “Tembelsin, senden adam olmaz” cümlesi onları ders çalıştırmaya gönüllendireyim derken, kişi kendini “tembel ve adam olmaz olduğunu” kabul ediyor ve ne zaman bilinçli bir şekilde iş yapmaya kalksa tembelsin kaydı kendini hatırlatarak engel olmaya başlıyor. Bu durumun eğer o anda fark ediliyorsa değiştirmek için, söyleyen kişinin yeni bir olumlu cümle ile kime söylüyorsa, yeniden durumu olumlu bir şekilde ifade etmesinden geçiyor.

Yani anne başarısı olduğunu söylüyorsa, bundan sonra “başarılı” olduğunu söyleyerek çocuğunu gönüllendirebilir. Fakat siz bir erişkinseniz ve sizi bazı durumlardan alıkoyan duyguların yerleşmesine ebeveynleriniz, çocukluk arkadaşlarınız veya öğretmeniniz sebep olduysa ve artık hayatta yoksa ne yapacaksınız? Onun size istediğiniz şekilde korkularınızla baş edebileceğinizi düşünün aynı technocolorvision durumunda olduğu gibi.

Sonra gene sabahleyin güne nasıl başladığınıza bir bakın. Bedeninizi ve ruhunuzu hangi davranış, düşünce ve kelimelerle besliyorsunuz? Neyi, neden ve niçin yapmıyor veya yaptıramıyorsunuz sorusunun cevabını başkalarında değil, kendinizin sözcük kalıplarınıza bakın.

Çünkü; “Bu benim başıma nereden geldi?” sorusunun cevabı ilk olarak sizin DİLİNİZ’de. Başka yerde aramayın. Kendi ağzınızdan çıkan da, sizin zihninizde yaratmış olduğunuz, ıskalamayın! Kendi dünyanızı keşfetmeye, kendi kitabınızı okumaya çalışın. Başkasınınkini değil. Ancak başkalarına bakmaya karar verdiğinizde, sizin nerede durduğunuzu anlamanıza yardımcı olması için bakın, yargılamak için değil. Kendinizin “Lideri” olun ki Dünyanızı yönetebilesiniz. Zaferlerin sadece savaşarak değil, sözcüklerin gücü ve onu nasıl kullandığınızla ilgili olarak da kazanılır hatırlayalım istedim. İfade etmek istediklerinizi, kendi kendinize söylenmek yerine, tam olarak karşınızdakine söyleyin. Küçük zaferlerle savaşlar kazanacağınızı göreceksiniz.